Bu benim başıma neden geldi?

Doğal olarak hem birey hem de bir iş insanı olarak aklıma dahi gelemeyecek şeyler başıma geliyor.

Başa gelen olumsuzsa bunun negatif etkisinin artmasına yol açan tutumlardan birinin de “bu benim başıma neden geldi?” sorusunun tuzağına düşmek olduğunu gözlemliyorum.

Bu sorunun etkisinden hızla çık(a)madığımız takdirde başımıza geleni bizim şansızlığımız gibi algılama ve etki alanımıza* odaklanmaktan uzaklaşıp kurban moduna evrilme riskimiz de artıyor.

Kendi hayatımdan bir örnek vermek gerekirse:

Geçen sene bana kanser teşhisi kondu. 43 yaşında epey tempolu çalışırken, kendimi üretken ve de sağlıklı hissederken bu haberi almanın sarsıcı bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. İlk etapta şaşırdığımı ve korktuğumu itiraf etmem gerekir. Her şeyi olduğundan daha kötü gösterecek olan şey başıma gelenin bana özel bir durum olduğunu düşünmekti…

Oysa aynı şey, pek çok kişinin hatta çok daha genç ve hatta çocukların başına dahi gelebiliyor. Benim nasıl bir özelliğim var ki aynı şey benim başıma gelmesin?

Aynı şeyin pek çok kişi ya da iş ilgili mevzularda pek çok kurumun başına geldiğini bilmek, kabul etmek, olayı normalleştirmeye ve mücadele enerjisini yükseltmeye yarayabiliyor.

Olayı normalleştirebilmenin etkisiyle geçen sene teşhis ile ameliyat arasında geçen sürede hem girişimci hem de eğitmen/danışman kimliklerimle işlerimi aksatmadım, ameliyattan 2 gün önce toplantı yaptığım bir kişi çok rahat göründüğümü, bununla baş etmek için bir şeyler mi içtiğimi bile sordu! Yanıt olarak sadece gülümsedim…

Başımıza ne geliyorsa muhtemelen daha önce milyonlarca insanın, yüzbinlerce şirketin başına da gelmiştir. Büyük ihtimalle evrenin bize özel bir garezi yok. Bunun bilincinde olup, olayı büyütmeyip, hayıflanmayı bir kenara bırakıp yapmamız gerekenlere odaklanmanın daha anlamlı olduğuna inanıyorum ve naçizane bunu öneriyorum.

Tek seferlik olumsuzlukların dışında bir de periyodik tekrarlayan dertler de olabiliyor.

Bu tip durumlar içinse yaklaşım önerim farklı!

“Bu neden benim başıma sürekli geliyor” diyorsanız, bir şaman öğretisi şöyle der:

“Ders, sen öğrenene kadar devam eder.”

Hatamızdan ders almıyorsak, yanlışa, eksik olana müdahale etmiyor, bir şeyler değiştirmiyorsak sorunun tekrar etmesi de kaçınılmaz değil mi?

Bu tip durumlarda; şikayet etmek yerine neyi yanlış yaptığımızı güçlü bir şekilde ve samimiyetle sorgulayarak, yanlışı bulup bunu değiştirmeye, çözüme, yapılması gerekenlere odaklanmak işimize yarayabilecek, bir şeyleri olumlu yönde değiştirebilecek yegane yaklaşım olabilir.

Yazımı Nazlı Ilıcak’ ın 12 Şubat 2012 yılında kaleme aldığı makalesinden** bir alıntı ile sonlandırıyorum:

“Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den dolayı ölüm döşeğindeydi. Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan biri şöyle soruyordu: – Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?

Arthur Ashe cevap verdi:

– Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, ona nasıl ‘Niye ben’ derim?

“Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı. Zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar. Yenilgi mütevazı. Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın. Ne olacaksa zaten olur…” İmza: Arthur Ashe.”

*: Etki- ilgi alanlarına yönelik yazımı okumak isterseniz: https://www.linkedin.com/pulse/ne-yapacaks%C4%B1n%C4%B1z-serdar-salepcioglu/

**: Arthur Ashe’in verdiği ders: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/ilicak/2012/02/12/arthur-ashein-verdigi-ders

Leave a Reply